DEĞİRMEN
Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?...
Görülecek şeydir o... Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı... Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar... Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar...
Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır...
Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?... Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgârı gibi uğuldar, taşları kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır... Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar, gıcırdar, gıcırdar...
Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştün adaşım, ama bir daha görmek istemem.
Sen aşkın ne demek olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?...
Çooook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve onu herhalde çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...
Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...
Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvel' kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüye sevdin, ve bu böyle gidiyor. Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek mi dir?...
Çırılçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musunuz?...
Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?
Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misiniz?
Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...
Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisi ne? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?... Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?... Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun...
Siz sevemezsiniz adaşım, siz, şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler... Siz sevemezsiniz. Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: batı rüzgârı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingeneler...Dinle adaşım, sana bir çingenenin aşkını anlatayım...
Bir gün karların erimeğe başladığı mevsimdeydi bütün çergi, otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek Edremit tarafına doğru göçüyorduk.
Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeğe başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı.
Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.
Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.
İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu.
İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar, ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlar.
Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu. Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.
Daha çadırları kurmadan Atmaca klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmağa başladı, İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.
Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.
Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca'ya verdiler. Ve değirmenci bunu iki çömlek de yoğurt ilave etti. Biz bu güzel kabilden cesaret alarak biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.
İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğünü çağırıyorlardı.
Atmaca tabii en baştaydı...
Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır. Bir kere heybetli delikanlıydı: yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri... Sonra burnu... Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrak burnu. Bunun için biz ona Atmaca derdik... Başı geniş omuzlarının üstünde bir Arap atındaki gibi dik dururdu ve bir Arap atı ondan daha çevik değildi...
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun algısı söylenirdi.
Başka Çingeneler gibi çalmazdı o, adaşım: bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti: sonra içliydi...sanırdın ki klarneti çalarken havayı ciğerlerinden değil doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.
Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzü koyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.
Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi...
Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerle oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında, bir ateşe rasgelmiş gibi derhal kuruyan birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.
Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sindirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?...
Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.
Kasabadaki efendiler ona ekran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı.
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber yük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.
Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi. Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı. Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi dümdüz bir bakışı, ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı. Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı. Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu. Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.
Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmüş örtmeğe mecburdu... Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi...
Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak dolu gözlerle bakmış. Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu. Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi. Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı...
Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız değirmencinin bu sakat kızına vuruldu. Tavuslara, sülünlere bakmağa tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun şikarı oldu.
Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağa sarmıştı... Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim.
Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi...Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik...Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.
Atmacanın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce bu işin böyle gitmeyeceğini anladım...
Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk. Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka bir şey duyulmuyordu. Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu. Elimi omzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı.
"Seviyorsun!..." dedim.
"Öyle..." dedi.
"Ne yapacaksın?..."
Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi. Uzun uzun baktı, birdenbire:
"Sen bizim çeribaşımızsın dedi, gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın dirayetin bütün Çingenelerden üstündür. Sana açılmalıyım...
Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeğe başladı:
"Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin... Ben ki arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmezdim: yedi köye hükmeden eşraf bana gelip, "Kızım senin için yataklara düştü... Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..." diye yalvardılar da gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum. Onu alamam, onu kaçıramam... Halbuki o da beni seviyor. Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. Gel dedim, beraber kaçalım. "Acı acı güldü, "Ağam dedi, ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..." Onu nasıl sevdiğimi anlattım: "Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun, bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?"
"Tekrar gözyaşları boşandı: "Olmaz dedi, düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sende bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar, gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmağa kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..."
Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yeri indirdi: "Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: "Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?" demek isterse ben ne yaparım? Her sözünden, her tavrımdan alınır: Kızsam ona dokunur, düşünceli olsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider...
"Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok. Akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yene seren bir aşk... Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..."
Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormağa, hatta teselli etmeğe kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, nede o söyleneni duyardı.
Koluna girip çadıra kadar götürdüm.
İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım. Atmacanın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmağa karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmacayı, ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
Günler, kuvvetli bir rüzgârın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbirinin arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.
İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmacanın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.
Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgâr kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.
Bir gün Atmaca yanıma sokuldu. "Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..." dedi. Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.
"Değirmenin içinde çalacağım!" dedi.
"Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?" Tuhaf tuhaf güldü.
"Korkma! dedi, klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi".
Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavanda sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı. Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.
Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.
Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi. Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmağa başlamıştı.
Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.
Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgâr ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.
İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.
Alaca karanlıkta Atmacanın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı. Genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine...
Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmağa bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur...
Bazen okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi... Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.
Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmacanın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.
Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geri attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı...
O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan, homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük âdeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.
Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici, bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat... Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.
Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk...
Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve "iş işten geçti" demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.
Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı...
İşte adaşım, sana seven bir çingenenin hikâyesi... Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir... Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde veya ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, söz aramızda gene hoş şeydir. Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımağa tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir. Sabahattin ALİ
10 Aralık 2013 Salı
28 Kasım 2013 Perşembe
23 Kasım 2013 Cumartesi
Başkalarının Hayatına Dokunmak Gerek
Başkalarının hayatına dokunmak gerek.. Derdini dinliyor ve anlıyorum seni demek gerek.. Sana, hayatına dokunmak istiyorum demek gerek..
23 Kasım 2013 günü yani bugün Kadıköy'de bir çift gördüm, görme engelli. Ellerinde değnekleri yoktu. Sımsıkı sarılmışlardı birbirlerine ,sımsıkı. Onlarla beraber yürümek istedim.
''Şu an iskeledeyiz kokuyu zaten alıyorsunuz. Sağ taraftan moda tramvayı geliyor . Trafik sıkışık. Karşıdan bir çift geliyor. Kız güzel ama oğlan değil .Gülüşüyorlar .Kızın saçları uzun ve güzel yüzü gibi. İnsanlar alışveriş yapmışlar ellerde torbalar dolu. Dondurma yiyen de var kahve için de . Boğa heykeline çıktık yine önü çok kalabalık. Bahariye caddesi her zaman ki gibi kalabalık yine . Moda da çekirdek cafe var müthiş kahve yapıyorlar. Sokak kedileri de mutlu burda tüyleri parlak..''
ve daha bissürü şey belki de..
Anlatmak istedim onlara günün güzelliğini , bu güzel Kasım gününün güzelliğini..
Onlar sımsıkı tutunmuşken birbirine bi an bunlar geldi aklıma. Birine sımsıkı tutunmak gerek.
23 Kasım 2013 günü yani bugün Kadıköy'de bir çift gördüm, görme engelli. Ellerinde değnekleri yoktu. Sımsıkı sarılmışlardı birbirlerine ,sımsıkı. Onlarla beraber yürümek istedim.
''Şu an iskeledeyiz kokuyu zaten alıyorsunuz. Sağ taraftan moda tramvayı geliyor . Trafik sıkışık. Karşıdan bir çift geliyor. Kız güzel ama oğlan değil .Gülüşüyorlar .Kızın saçları uzun ve güzel yüzü gibi. İnsanlar alışveriş yapmışlar ellerde torbalar dolu. Dondurma yiyen de var kahve için de . Boğa heykeline çıktık yine önü çok kalabalık. Bahariye caddesi her zaman ki gibi kalabalık yine . Moda da çekirdek cafe var müthiş kahve yapıyorlar. Sokak kedileri de mutlu burda tüyleri parlak..''
ve daha bissürü şey belki de..
Anlatmak istedim onlara günün güzelliğini , bu güzel Kasım gününün güzelliğini..
Onlar sımsıkı tutunmuşken birbirine bi an bunlar geldi aklıma. Birine sımsıkı tutunmak gerek.
22 Kasım 2013 Cuma
posta kutusundaki mızıka
''İnsanlar birbirine mektup yazmalı. Çünkü mektupta sesin tonu belli olmaz. Çünkü mektup düşünülerek yazılır. Birdenbire ağzımızdan kaçan kelimeleri hiçbir şey geri getiremez. Söylediklerimizin üstü çizilemez. Çünkü söylediklerimiz dinlenmeyebilir, sözümüz kesilir, içeriye o anda biri girer, okunan mektup ise mutlaka tamamlanır. ''
Hayatımın en etkileyici kitaplarından ve nokta.
20 Kasım 2013 Çarşamba
''Ey dost, kelimelerimle seni teselli edip, ağulu aşı yağ ile bal eden bir söz söyleyebildiysem şükürler olsun.''
*''Ey dost, kelimelerimle seni teselli edip, ağulu aşı yağ ile bal eden bir söz söyleyebildiysem şükürler olsun.''
Kemal Sayar -Her Şeyin Bir Anlamı Var
*''Gerçek dost insanın en büyük yardımcısı ,yâridir. Bunun için gerçek bir dost ya da yâr oğuldan ve kardeşten daha üstündür. Gerçek bir dost bulanın onu memnun etmek için elinden geleni yapması gerekir .Yâr insanın görmediğini görür ,açığını kapatır ,eksiğini tamamlar. Adeta sığınılacak bir limandır .Sırlarını saklar .İnsan iki gözlü ve iki kulaklıdır. Doğru yâri bulan kişi dört gözlü ve dört kulaklıdır. ''
Nevzat Tarhan-Yunus Terapi
Son zamanlarda okuduğum kitaplardan alıntı yaparak başladım ey dost. Yazma işi zordur ne vakit insanın aklına esiverir sözcükler bilinmez. Esiverdi şu an ,şuracıkta.. Bu sana ,sevgime, paylaştıklarıma, senelerimize yazılmış bi yazı olarak kala..
12 yaşımda tanıdığım ,tanıyınca 'hah işte' dediğimsin :) Herkes ders dinlerken uzak yerleri özlediğim ,güzel müzikleri dinlediğim, ders kitabının arasına romanları koyduğumsun. Küçücük ilçede tanıdığım bana oraları özlemle ,hasretle anımsatansın. Sahnede beraber şarkı söylediğimsin :)
Seninle daha güzelleştim ben. Seninle keşfettim kıyı köşe güzellikleri. Zorluklar rağmen süregelen aşkı. Uzakta olmanın sadece km hesabından başka bir şey olmadığını. İstanbul sevdasını. İstanbul sevdasının bitemeyeceğini. Bunların senden öğrendiğim şeylerin sadece birer küçük başlangıç olacağını ve daha bissürü şeyleri yüreğinde ,zihninde barındırdığını.
Senden öğrendim dostluğu, senden öğrenmekle başladı .Ben de sevdim başkalarını ,çünkü seni sevmekle başladı dostluğa dair bildiklerim .Sen öğrettin..
Her şey yüreğinden geçenler kadar güzel ola hayatında ,yuvan mutlulukla dola ,sevdiklerin yanı başında ola... Ama ben biliyorum yanı başında olmasalar da senin yüreğindeki yerleri stabildir. Bilirim.
Bu erken bir doğum günü -ve tabi öğretmenler günü- kutlaması oldu. Duygu silsilesi olsun istemedim. İçimden geçenler birazcık döküldüyse ne mutlu bana.
Sımsıcak sarıldım varsayarsak bi de hani İco'm =)
Kemal Sayar -Her Şeyin Bir Anlamı Var
*''Gerçek dost insanın en büyük yardımcısı ,yâridir. Bunun için gerçek bir dost ya da yâr oğuldan ve kardeşten daha üstündür. Gerçek bir dost bulanın onu memnun etmek için elinden geleni yapması gerekir .Yâr insanın görmediğini görür ,açığını kapatır ,eksiğini tamamlar. Adeta sığınılacak bir limandır .Sırlarını saklar .İnsan iki gözlü ve iki kulaklıdır. Doğru yâri bulan kişi dört gözlü ve dört kulaklıdır. ''
Nevzat Tarhan-Yunus Terapi
Son zamanlarda okuduğum kitaplardan alıntı yaparak başladım ey dost. Yazma işi zordur ne vakit insanın aklına esiverir sözcükler bilinmez. Esiverdi şu an ,şuracıkta.. Bu sana ,sevgime, paylaştıklarıma, senelerimize yazılmış bi yazı olarak kala..
12 yaşımda tanıdığım ,tanıyınca 'hah işte' dediğimsin :) Herkes ders dinlerken uzak yerleri özlediğim ,güzel müzikleri dinlediğim, ders kitabının arasına romanları koyduğumsun. Küçücük ilçede tanıdığım bana oraları özlemle ,hasretle anımsatansın. Sahnede beraber şarkı söylediğimsin :)
Seninle daha güzelleştim ben. Seninle keşfettim kıyı köşe güzellikleri. Zorluklar rağmen süregelen aşkı. Uzakta olmanın sadece km hesabından başka bir şey olmadığını. İstanbul sevdasını. İstanbul sevdasının bitemeyeceğini. Bunların senden öğrendiğim şeylerin sadece birer küçük başlangıç olacağını ve daha bissürü şeyleri yüreğinde ,zihninde barındırdığını.
Senden öğrendim dostluğu, senden öğrenmekle başladı .Ben de sevdim başkalarını ,çünkü seni sevmekle başladı dostluğa dair bildiklerim .Sen öğrettin..
Her şey yüreğinden geçenler kadar güzel ola hayatında ,yuvan mutlulukla dola ,sevdiklerin yanı başında ola... Ama ben biliyorum yanı başında olmasalar da senin yüreğindeki yerleri stabildir. Bilirim.
Bu erken bir doğum günü -ve tabi öğretmenler günü- kutlaması oldu. Duygu silsilesi olsun istemedim. İçimden geçenler birazcık döküldüyse ne mutlu bana.
Sımsıcak sarıldım varsayarsak bi de hani İco'm =)
"Çocukluk yağsa, mavilik yağsa, kardeşlik yağsa
Kimin yağdığı belli olmasa karışsak birbirimize
Sırılsıklam olsak birbirimizden hangimiz yağmur
Hangimiz çocuk, hangimiz mavi, hangimiz şair
Belli olmasa da bir şiir çıksa hepimizden...
Şimdi ne iyi gelir ne iyi gelir ne iyi gelir!”
Kimin yağdığı belli olmasa karışsak birbirimize
Sırılsıklam olsak birbirimizden hangimiz yağmur
Hangimiz çocuk, hangimiz mavi, hangimiz şair
Belli olmasa da bir şiir çıksa hepimizden...
Şimdi ne iyi gelir ne iyi gelir ne iyi gelir!”
Sen .
19 Kasım 2013 Salı
''Bu şarkıyı söylemeden ölmek istemem''..
''Bu şarkıyı söylemeden ölmek istemem''..
Aklımda sözlerine dair yarım yamalak bunlar kalan şarkı..Bi kitap evininde çalan, çalarken hafiften kulak misafiri olup sözlerini bi kenara yazmayı unuttuğum şarkı . Bulamadım ama bana sadece neyi yapmadan ölmek istemediğimi düşündürdü. Bi elimde simit diğer elimde aldığım kitaplar koşa koşa metroya giderken henüz ölmek istemediğimi ,yapacak çok şey olduğunu hissettirdi.
*Mesela askere gidecek arkadaşıma '' sen gideceksin ya ben seni çok özleyeceğim beraber çekildiğimiz fotoğrafları gönder ''demek isterdim. Ama ''ya uf bıktım senden niye böylesin bir şey istedim sadece,fotoğrafları çabuk yolla ''diyebildim. ''Seninle bir şeyler yapmak yanında olmak beni mutlu ediyor'' yerine ''sinemaya gidelim epeydir gitmedim of çok sıkıldım ya '' diyebildim.
*Mesela daha dün gece ''Hilal seni çok özledim beraber olan fotoğraflarımıza baktım '' diye mesaj atan güzel dostuma hiçbir zaman tam istediğim gibi sarılıp öpemediğimi farkettim.
*Bana her zaman ''güzel şeyler olacak Rabbim bizi mutlu edecek'' diyen dostuma ''artık inanmıyorum her şeyi yoluna bıraktım '' dedim de duana ,sana hep ihtiyacım var diyemedim.
*Anneme ''hiç kimse -meşhur pastane zincirleri dahil- senin gibi kek yapamıyor demedim.
*Babama ''kalp krizi geçirdiğin gece çok korktum ,seni bi daha görememekten çok korktum'' diyemedim.
*Daha 1 aylık Zeynep Nehir'imi koklayamadım.
*Aklımın bir köşesinde okunacak bissürü kitap var, okunacak güzel satırlar varken de ölemem.
*Benim bilmediğim bi şarkıyı belki şimdi bile hiç tanımadığım insanlar dinlerken mutlu oluyorken o şarkıları keşfetmeden de ölemem.
*Dağınık hayatıma en azından birazcık düzen gelmeden de ölmek istemem :)
(Aynı düzen saçlarıma, dolabıma, kitaplığıma ,kalbime de gelmeden ölmek istemem )
Kalp -daha doğrusu gönül aslında bana göre- demişken aklıma bu alıntı da gelmedi değil.
'Allah'ım dedi, ne zaman istersen al canımı ama bugün değil. Bu duygu kalbimdeyken bana yazık olur.' Nazan Bekiroğlu
Neyse.
Hasbelkader bu yazıyı okuyup başlıktaki gibi bi şarkı sözü biliyorsanız ulaşınız efendim.
Bi de bu var. http://www.spiritualizm.com/A1/spirithaber/sp1/sp434.html
3. seçenek.
Aklımda sözlerine dair yarım yamalak bunlar kalan şarkı..Bi kitap evininde çalan, çalarken hafiften kulak misafiri olup sözlerini bi kenara yazmayı unuttuğum şarkı . Bulamadım ama bana sadece neyi yapmadan ölmek istemediğimi düşündürdü. Bi elimde simit diğer elimde aldığım kitaplar koşa koşa metroya giderken henüz ölmek istemediğimi ,yapacak çok şey olduğunu hissettirdi.
*Mesela askere gidecek arkadaşıma '' sen gideceksin ya ben seni çok özleyeceğim beraber çekildiğimiz fotoğrafları gönder ''demek isterdim. Ama ''ya uf bıktım senden niye böylesin bir şey istedim sadece,fotoğrafları çabuk yolla ''diyebildim. ''Seninle bir şeyler yapmak yanında olmak beni mutlu ediyor'' yerine ''sinemaya gidelim epeydir gitmedim of çok sıkıldım ya '' diyebildim.
*Mesela daha dün gece ''Hilal seni çok özledim beraber olan fotoğraflarımıza baktım '' diye mesaj atan güzel dostuma hiçbir zaman tam istediğim gibi sarılıp öpemediğimi farkettim.
*Bana her zaman ''güzel şeyler olacak Rabbim bizi mutlu edecek'' diyen dostuma ''artık inanmıyorum her şeyi yoluna bıraktım '' dedim de duana ,sana hep ihtiyacım var diyemedim.
*Anneme ''hiç kimse -meşhur pastane zincirleri dahil- senin gibi kek yapamıyor demedim.
*Babama ''kalp krizi geçirdiğin gece çok korktum ,seni bi daha görememekten çok korktum'' diyemedim.
*Daha 1 aylık Zeynep Nehir'imi koklayamadım.
*Aklımın bir köşesinde okunacak bissürü kitap var, okunacak güzel satırlar varken de ölemem.
*Benim bilmediğim bi şarkıyı belki şimdi bile hiç tanımadığım insanlar dinlerken mutlu oluyorken o şarkıları keşfetmeden de ölemem.
*Dağınık hayatıma en azından birazcık düzen gelmeden de ölmek istemem :)
(Aynı düzen saçlarıma, dolabıma, kitaplığıma ,kalbime de gelmeden ölmek istemem )
Kalp -daha doğrusu gönül aslında bana göre- demişken aklıma bu alıntı da gelmedi değil.
'Allah'ım dedi, ne zaman istersen al canımı ama bugün değil. Bu duygu kalbimdeyken bana yazık olur.' Nazan Bekiroğlu
Neyse.
Hasbelkader bu yazıyı okuyup başlıktaki gibi bi şarkı sözü biliyorsanız ulaşınız efendim.
Bi de bu var. http://www.spiritualizm.com/A1/spirithaber/sp1/sp434.html
3. seçenek.
17 Kasım 2013 Pazar
Çay bütün seçeneklerin tek vücutta ruh bulduğu berceste sıvıdır :)
Son zamanlarda yeni yeni huylar edindim. Yeni aldığım kitapları okumak yerine okuduklarımı tekrarlıyorum. Aslında bu sadece kitapla ilgili bi durum değil. Arkadaşlıklarımda de geçerli sanırım. Yeni insanlarla tanışmak yerine bildiklerimden şaşmamak bi nevi. Alışmak sevmekten daha zor geliyor sendromu :D Kaybettiğim çok güzel kitaplar ve insanlar vardır eminim. Ama güzel kitap sayısı güzel insan sayısını katlar :D Ben yine okuyamadığım kitaplara üzülürüm. Görülecek, işitilecek, tadılacak, okunacak, yazılacak, yapılacak o kadar çok şey birikiyor ki..
Güzel insanlar çok az hayatta .Maalesef ama öyle. Her neyse o az sayıdaki insanları çıkarsın Allah karşımıza. Yaklaşık bi yıl önce bi güzel insan edindim .Çok tesadüfen /tevafuken tanıştım. Aklımdaki yeri yeni yeni oturdu aslında. Sohbetine de nail olmuşluğum çayını içmişliğim vardır. Çay bütün seçeneklerin tek vücutta ruh bulduğu berceste sıvıdır :) Çay önemlidir bizde :)
Beni böyle hayatta kaba tabir ile ''gaza getiren'' insanları severim. Kollarının altında bissürü karpuz taşıyanları. Kendisiyle sohbet ettikten sonra uzun bi ara verdiğim dil öğrenme işine tekrar kolları sıvayarak başlamış bulundum misal. Ölmeden önce kendime söz verdim en az bi müzik aletine ruhumu aktaracağım deyü. İnsanın hayatında böyle bi kaç kişi daha olsun daha ne olsun be ! (=
Senden öğrenecek daha çok türkü var hiç olmazsa sanki :)
Güzelliklerle başlayan yolunda üzüntülerini geride bırak ama asla içinden çıkarma. Seni sen yapan içinden atamadıkların gözlerinde görünendir belki de. İnsanların yüzlerine bakıp bu kadar rahat yazdığım gibi konuşabilseydim 'ölümler zoraki ayrılıklardır, zordur sevdiklerini uğurlamak ama sol yanından daha öteye gidemez kimse' derdim. Bi de 'müsaitsen eğer ben sana çok iyi bi arkadaş olurdum' da derdim. Olurum belki de güzel insan.
''Dünyanın hây u hûyuna bir gönül huzuruyla hoşça tebessüm edebileceğim kadar ölümün bana yakıştığı yerdeyim'' N. Bekiroğlu ..
Güzel insanlar çok az hayatta .Maalesef ama öyle. Her neyse o az sayıdaki insanları çıkarsın Allah karşımıza. Yaklaşık bi yıl önce bi güzel insan edindim .Çok tesadüfen /tevafuken tanıştım. Aklımdaki yeri yeni yeni oturdu aslında. Sohbetine de nail olmuşluğum çayını içmişliğim vardır. Çay bütün seçeneklerin tek vücutta ruh bulduğu berceste sıvıdır :) Çay önemlidir bizde :)
Beni böyle hayatta kaba tabir ile ''gaza getiren'' insanları severim. Kollarının altında bissürü karpuz taşıyanları. Kendisiyle sohbet ettikten sonra uzun bi ara verdiğim dil öğrenme işine tekrar kolları sıvayarak başlamış bulundum misal. Ölmeden önce kendime söz verdim en az bi müzik aletine ruhumu aktaracağım deyü. İnsanın hayatında böyle bi kaç kişi daha olsun daha ne olsun be ! (=
Senden öğrenecek daha çok türkü var hiç olmazsa sanki :)
Güzelliklerle başlayan yolunda üzüntülerini geride bırak ama asla içinden çıkarma. Seni sen yapan içinden atamadıkların gözlerinde görünendir belki de. İnsanların yüzlerine bakıp bu kadar rahat yazdığım gibi konuşabilseydim 'ölümler zoraki ayrılıklardır, zordur sevdiklerini uğurlamak ama sol yanından daha öteye gidemez kimse' derdim. Bi de 'müsaitsen eğer ben sana çok iyi bi arkadaş olurdum' da derdim. Olurum belki de güzel insan.
''Dünyanın hây u hûyuna bir gönül huzuruyla hoşça tebessüm edebileceğim kadar ölümün bana yakıştığı yerdeyim'' N. Bekiroğlu ..
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen ...
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Yavuz Bülent Bakiler.
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Akşamlardan, gecelerden, senden uzağım
Şiirlerim rüzgardır uzak dağlardan esen ...
Durgun sular gibi azalacağım
Bir gün, birdenbire çıkıp gelmesen.
Şarkılarla geleceksin, duygulu, ince
Yalnız gözlerime bak diyeceksin.
Ellerim usulca ellerine değince
Kaybolup gideceksin
Bir elim seni çizecek bütün pencerelere
Bir elim seni silecek.
Kalbim: Ebemkuşağı; günde bin kere
Senin için yeni baştan can kesilecek.
Ne güzel seni bulmak bütün yüzlerde
Sonra seni kaybetmek hemen her yerde
Ne güzel bineceğim vapurları kaçırmak
Yapayalnız kalmak iskelelerde.
Seninle bir yağmur başlıyor iplik iplik,
Bir güzellik doğuyor yüreğime şiirden.
Martılar konuyor omuzlarıma,
Gözlerin İstanbul oluyor birden.
Yavuz Bülent Bakiler.
urumeli türküsü :)
Güzel günler.
16 Kasım 2013 Cumartesi
İstanbul Kriterleri
"İnsanın sevdiklerini uyurken seyretmekten, saçlarını öpmekten, açılmışsa şayet üstünü örtmekten mahrum olması, doğrusunu Allah bilir, günahlarına kefaret sayılsa yeridir."
İbrahim Paşalı
Daha ne desin ?
İstanbul Kriterleri..Okunası.
Sevdiğimizi uyurken izleyeceğimiz, saçlarını öpeceğimiz, üstünü örteceğimiz günler belki de hiç olmayacak. Günahlarımız hep üzerimizde kalacak belki de. Doğrusunu Allah bilir.
Allah bilir..
İbrahim Paşalı
Daha ne desin ?
İstanbul Kriterleri..Okunası.
Sevdiğimizi uyurken izleyeceğimiz, saçlarını öpeceğimiz, üstünü örteceğimiz günler belki de hiç olmayacak. Günahlarımız hep üzerimizde kalacak belki de. Doğrusunu Allah bilir.
Allah bilir..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


